Fazıl Hüsnü Dağlarca


Çanakkale "Yeni Türkiye' nin önsözü"

İstanbul'da doğmuş (1914), asker olan babasının görevi dolayısıyla çocukluğu Pozantı ve Konya'da geçmiştir. İlkokulu Konya'da bitiren Dağlarca, Adana ve Tarsus ortaokullarında öğrenim gördükten sonra İstanbul'a gelmiştir. Kuleli Askeri Lisesi'nin orta bölümünde bütünleme sınavı vermiş, ertesi yıl Kuleli'ye yazılmıştır. Daha sonra Harp Okulu'nu bitirerek (1933) orduya katılmıştır. 1950 yılına kadar yurdun çeşitli yerlerinde görev yapan Dağlarca, aynı yıl önyüzbaşı rütbesinde iken askerlikten ayrılmıştır. Sivil yaşama geçtikten sonra bir süre Ankara'da Basın - Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü'nde çalışmış (1950 - 1952), ardından İstanbul'a gelerek Çalışma Bakanlığ İl Müfettişliği örgütünde görev almıştır (1952). Dağlarca bu görevde iken emekli olmuştur (1960).

İstanbul Aksaray'a iki arkadaşıyla birlikte Kitap Kitabevi'ni kurmuş (1959), kitabevinin camına astığı "onbeş günlük" Karşı Duvar Gazetesi'ni çıkarmıştır. Kitabevi'ni daha sonra Şehzadebaşı'na taşımış, daha sonra da kapatmıştır (1974).

Fazıl Hüsnü Dağlarca yurtta ve yurt dışında çeşitli ödüller almıştır: Yeni Adana gazatesinin öğrenciler arasında açtığı öykü yarışmasında Birincilik ödülü (1927), CHP Şiir Yarışması üçüncülük ödülü (1946 - Çakır'ın Desatanı'nda bir şiir ile), Yeditepe Şiir Armağanı (1956 - Asu ile), Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü (1958 - Delice Böcek ile), MTTB Turan Emeksiz Armağanı (1966 - Bir şiiriyle), ABD Pittsburgh kentinde International Poetry Forum tarafından "Yaşayan En İyi Türk Şairi" seçildi (1967). XIII. Struga Şiir Festivali'nde Altın Çelenk Ödülü (1974), Sedat Simavi Ödülü (1977 - Horoz ile), TÜYAP 6. Kitap Fuarı "Onur Ozanı" (1987).

Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın şiirleri başta Fransızca, İngilizce ve Almanca olmak üzere çeşitli dillere çevrilmiştir.

Yazın Yaşamı

Yaşam öyküsünde belirtildiği gibi, daha 13 yaşındayken bir gazetenin öykü yarışmasını kazanan Dağlarca, sonradan şiire dönmüş ve "Yavaşlayan Ömür" adlı şiiri İstanbul dergisinde yayımlanınca (1933) yazın alanına girmiştir. Daha sonra Varlık'ta yayımlanan (1934) dört şiiri ile dikkati çekmiştir: "Sandallar - sayı 223, Göçsem - sayı 24", "Bu Dağlar - sayı 26, Arkasından - sayı 35". İlk kitabı Havaya çizilen Dünya'dır (1935). Dağlarca daha sonra Varlık ve Kültür Haftası dergilerinde daha olgunlaşmış ürünlerini vermeye başlamıştır (1935 - 1936).

Dağlarca, üretkenliğini peşpeşe yayımladığı kitaplarla sürdürürken Varlık, Kültür Haftası, Yücel, Aile, Gençlik, Yeditepe, Türk Dili, Yenilik, Çağrı, Ataç, Yön, Devrim gibi dergilerde de şiirlerini yayımlamıştır.


Yapıtları:
Havaya Çizilen Dünya (1935), Çocuk ve Allah (1940), Daha (1943), Çakırın Destanı (1945), Taş Devri (1945) Üç Şehitler Destanı (1948), Toprak Ana (1950), Aç Yazı (1951), Samsun'dan Ankara'ya (1951), İnönü'ler (1951), Sivaslı Karınca (1953), Asu (1955), Delice Böcek (1957), Batı Acısı (1958), Gezi - Mevlânâ'da Olmak (1958), Hoo'lar (1960), Özgürlük Alanı (1960), Cezayir Türküsü (1961), Aylam (1962), Türk Olmak (1963), Yedi Memetler (1964), Çanakkale Destanı (1965), Dışardan Gazel (1965), Kazmalama (1965), Yeryağ (1965), Viyetnam Savaşımız (1966), Açıl Susam Açıl (1967 - Üsküp, Çocuk Şiirleri), Kubilay Destanı (1968), Haydi (1968), 19 Mayıs Destanı (1969), Viyetnam Köyü (1970), Hiroşima (1970), Malazgirt Ululaması (1971), Kınalı Kuzu Ağıdı (1972), Haliç (1972), Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1973), Arkaüstü (1974), Yeryüzü Çocukları (1974), Yanık Çocuklar Koçaklaması (1976), Horoz (1977), Balina ile Mandalina (1977 - Çocuk Şiirleri), Hollandalı Dörtlükler (1977), Ağrı Dağı Bildirisi (1977), Almanya da Çöpçülerimiz (1977), İkili Anlaşma Anıtı (1977) Pir Sultan Abdal Günleri (1977), Bir Elde Yaşamak (1979), Çukurova Koçaklaması (1979), Türk İstanbul (1979), Anıtlarda Soluk Alan (1979), Çıplak (1981), Uzun İkindi (1981), Yunus Emere'de Olmak (1981), Nötron Bombası (1981), Akşamcı (1985), Sayılarda (1985), Dişiboy (1985), Takma Yaşamalar Çağı (1986), Şeyh Galib'e Çiçekler (1986), Türk Dil Kurumu Koçaklaması (1986), Sanık Ayağa Kalk (1986), Yurdana (Nene Hatun Görüntüsü) (1987), Uzaklarda Giyinmek (1990), Dildeki Bilgisayar (1992).

Dağlarcanın burada anılanlar dışında ona yakın çocuk şiiri kitabı daha vardır.


Ulusal Bağımsızlığımızın Ozanı: Fazıl Hüsnü Dağlarca

Cumhuriyet döneminin önemli ozanlarından biri olan Dağlarca, Türk yazınının çocukla ilgili olan en güzel ürünlerini vermiştir.

Ulusal Bağımsızlığımızın Ozanı: Fazıl Hüsnü Dağlarca
Söyleşi: Münevver Oğan

Fazıl Hüsnü Dağlarca, 1914 yılında İstanbul"da doğdu. Kuleli Askeri Lisesi"ni ve Harp Okulu"nu bitirdi. Subaylık yaptığı yıllarda Anadolu"nun çeşitli yerlerinde bulundu. Askerlikten ayrıldığı zaman yüzbaşıydı. Çalışma Bakanlığı"nda iş müfettişi olarak çalıştı. İstanbul Aksaray"da Kitap Kitabevi"nde bir süre yayıncılık yaptı. “Türkçe” adlı bir dergi çıkardı.

Cumhuriyet döneminin önemli ozanlarından biri olan Dağlarca, Türk yazınının çocukla ilgili olan en güzel ürünlerini vermiştir.

Dağlarca, Anadolu köylüsünü anlatan şiirlerinde sanatının zirvesindedir. “Toprak Ana” Anadolu köylüsünün gerçeğini bütün çıplaklığıyla vermektedir.

Dağlarca, Anadolu köylüsünün Osmanlı döneminden sürüp gelen kara yazgısını “Öyle dalmış ki yüzyıllar süren uykusuna / uyandırmazsan / uyanacak değil” dizeleriyle Kızılırmak Kıyılarında şiirinde çarpıcı bir şekilde vurgular.

Dağlarca, Kurtuluş Savaşı"nı özellikle İnönü dolaylarındaki savaşı, “Üç Şehitler Destanı” ve “Mehmetçik”te yerinde bir vurguyla verir.“

Batı Acısı”
ndaki şiirlerinde Batı"nın sömürgen siyasasını yeren Dağlarca, Osmanlı İmparatorluğunun yayılım döneminde sömürgeci bir tutum izlemediğini vurgular.

Dağlarca, güncel yaşamı, olayları şiire yansıtmakta ısrarlıdır. “Hiroşima”da atom bombasının açtığı yaraları zengin bir bakış açısı ve evrensel boyutlarda dile getirir:

“Birdenbire sarı kesildi pirinç tarlaları / Kızıla çaldı yapılarda çimento / Su, yüz bin yıldan beri kardeşimiz su / Ölüme dönüştü, parlamasız / ışınla”

Yazınımızın şiir ustası Dağlarca"yı kendi dilinden tanımak için sorularımızı yöneltiyoruz:

– Sayın Dağlarca, şiir yazmaya ne zaman başladınız?
– Şiir yazmaya başlamam çok eskiden. Birçok sanatçının konuşmasını anımsıyorum. İlkokula dek inen şair ve yazar var. Ben küçükken, boyum bir masa yüksekliğindeyken, kardeşlerimden, yakın akrabalarımızdan birikmiş bir küme evimizde ders çalışırlardı. Onların aralarında dolaşırken şiirin ne olduğunu sezdim. Kâğıtlardan okudukları yazıların bir konuşma olmadığını, değişik bir tat verdiğini anladım. Okuma hızları, okuma sesleri bambaşkaydı. Masa boyundaki çocuk, bütün yaşamını adayacağı şiirle tanışmıştı. O günlerde şiir söylemeye başladım. O günlerde söylediğim bir şiiri, bir iki sözcük değiştirerek altmış yıl sonraki kitabıma da aldım. Bu maya beni binlerce şiire ulaştırdı. Şiirin en iyi öğretmeni, yine şiirdir. Yetiştiğim çağlardaki bütün şiir kitaplarını okudum. Türkçemizin ve aruz vezninin en çok kullanılan elli türünde sayısız defterler doldurdum. Bu soru için de sözü uzatmam genç şairlere seslenmek içindir. Söylediğim yolu yürüyebileceklerse, sayısız ödünleri verebileceklerse bu işe başlasınlar. Ana sözlerimden birini ekliyorum: Karşılığında bir yaşam verilmemiş bütün çabalar değersizdir.

–  Sayın Dağlarca şiir nedir?
– Şiir, yeryüzünün en büyük eğitimidir. Şiir seven, onu anlayan, en büyük üniversiteleri bitirmiş gibidir. Şiiri anlayan en güç, en zor konuyu saniyesinde anlar ve vereceği yanıtı saniyesinde ağzında bulur. Şiirde sözcükler bir hız yarışındadır. Bu yarışa heceler, sesler de katılır. Şöyle diyebiliriz: “Hangi dizeyi anladığını söyle, ne düzeyde olduğunu söyleyeyim.” Şiir zekânın zamanla yarışmasıdır. Şiirin tanımları bitmez tükenmez. Her şiirin ayrı bir tanımı yapılabilir. Şiir sağlıktır. Düzgün düşünmeyi verir insana.

– Şiirlerinizdeki temalar üstüne konuşabilir miyiz?
– Şiir büyük bir eldir, çok büyük. Temalar onun parmaklarıdır. Bu yüzden çağdan çağa bütün evreni taşırlar, kendilerini taşıtırlar. Kimin eli büyükse, temaları da o kadar çoktur. Şiir en büyük ırmaktır. Geldiği yere tema da diyebilirsiniz, ülke de diyebilirsiniz. İşin en güzel yanı şiirin insandan ayrılmazlığıdır. Gece yatakta, gündüz omzunuzdadır. Evlenirken, boşanırken yanınızdadır. Kızsanız da gülümsersiniz. Şiir aktöredir, tüzedir. Biraz daha zorlarsanız beni, şiir Allah"tır da diyebilirim. Belki de şiir, Allah"ın bize baktığı anlardır.

– Atatürk"ün yaşadığı dönemde gençtiniz. Atatürk ile aynı iklimi yaşamak sizi, sanatınızı nasıl etkiledi?
– 1914 doğumluyum. Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşı"na başlarken beş yaşındaydım. İnanınız o savaşa ben de katıldım. İlerde kitaplarıma aldığım şiirler, bunu gösterecekti. İlkokulun ilk sınıflarını okuduğum Konya"da annemle bir gün uzak bir mezarlığına gitmiştik. O kaldırımlarda, yere döşenmiş büyük bir mermerin üzerinde kabartma bir haç vardı. İçimde bir çaba sevinci duydum. Haçın üzerinde sert adımlarla yürüdüm. Mustafa Kemal"in askerlerine uzaktan yardım ettiğimi sanıyordum, seviniyordum. Onu izleyen günlerde okul dönüşü ta o haçlı mermere kadar gidiyordum, çiğneyip eve dönüyordum. Annem bu gecikmelerimi sezdi. “Niye geç dönüyorsun?” diye beni sıkıştırdı. Biraz da dinî olan o haçı çiğnerken, bir yerim sızlıyordu. Haçta gördüğümü, anneme söylemeye utanıyordum. İşte Ulusal Savaş"a katıldığım, evrensel barışa saygı duyduğum küçük resimler.

– Sanatçılar, zamanla yarışan insanlardır; zaman, sizi ve sanatınızı nasıl etkiledi?
– Tabiî kavaklar gibi ben de büyüdüm. Yurduma, yeryüzüne dönük bakışlarım değişti. İnsan yurduna bağlı olduğu ölçüde yeryüzüne de bağlıdır. İnsan 1900-2004"e bağlı olduğu kadar, 80 bin yıl uzaklıkta, geride kalmış insanlığın başlamasına şahittir. Onların da değişmez görüntüleri içindedir. Gökçağının da yolcusudur. Ozanlar, sanki civadan yapılmışlardır. Çağların ısısını taşırlar. Ulus, Mustafa Kemal"in devrimlerini tek tek yaşarken onun türkücüsü oldum. Yetmedi bana, geleceğin türkücüsü olmaya çalıştım. İnsan doğayla doğmuştur. Doğanın soluk almasında soluk alacaktır. Şiir budur.

– Şairliğinizin çeşitli evreleri şiir kitaplarınıza yansımış. Her şiir kitabınızda bir başka aşamada olduğunuz görülüyor. Şiirde başarı ve şiirinizin evreleri üstüne konuşabilir miyiz?
– Kişi, şiir yazarken sözcüklerin karşı koymasıyla yüz yüzedir. Onlar kaya gibi dururlar. İlk iş, sözcüklerin bu karşı koymasını yenmektir. Tunçtan dökülmüş gibidirler. Çabalarımız onu yenmesini başarırsa yazar olabiliriz, şair olabiliriz. Yenemezse yazacaklarımız güdük kalır. İşte sayısız şairin, sayısız başarısızlıkları bundandır. Bu konuda kısır kalırlar, anlatımda kısır kalırlar, derinleşemezler. Yani bir şey söyleyemezler. Bunların hepsi az çalışmanın ürünüdür. Eğer yazının yazıldığı anların “vakti” görülseydi, yazdıklarımın arkasındaki "beyaz geceler" de görünürdü. İnsan kendinden kopara kopara şiir yazar. İnsan yazarken bir yaşamasını, öteki yaşamasına verir. Bu vermeyi gülümsemelerle geçirir, bilir koptuğunu… Şair, yaşamasını okuyucusuna armağan etmiştir. Şiirimdeki evreler benim sözcükleri yenmemle eşit gider. Sözcükleri yendiğimde, sanki şairlik belgesini almışımdır. Bu bilgiyi aldıktan sonra şiirlerimdeki zenginlik başlamıştır. Bunun başlangıcını da söyleyeyim isterseniz… Üç Şehitler Destanı, benim fildişi kulemden çıktığım yapıttır. İşte orada, sözcüğün karşı koymasını sıfıra indirdim. Yürüdüm gittim.

– Sayın Dağlarca, sizin şiirlerinizde anti-emperyalizm ve bağımsızlık temasının çok güçlü olduğunu biliyoruz. Tüm Dergisi"nde yayımlanan “İkili Anlaşma Anıtı” adlı şiiriniz nedeniyle savcılıkça soruşturma da açılmış. Bunu anlatır mısınız?
– İkili Anlaşma Anıtı Türk askerinin Amerikan helâlarını temizlemesinden yakınan bir şiirdi. Bu şiir nedeniyle suçlandım. Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi"nde yargılandım. Duruşma sırasında yargıçtan söz istedim, dedim ki: “Elli beş yaşımı geçmiş biri olduğumu görüyorsunuz. Bu anlaşmaya göre, Amerikan askerlerinin yüznumaralarını bile bizden birinin temizlemesi gerekiyorsa, ben Mehmetçiklerimizin yerine bütün yüznumaraları temizlemeye istekliyim. Ta ki Türk eri, bu pis eylemden kirlenmemiş olsun.”  Salon birdenbire yoğun bir sessizliğe gömüldü. Yargıcımız utanmış, davayı bir başka güne ertelemişti.

– Siz, bir söyleşinizde “Türkçe Katında Yaşamak” bildirisinden sonra, yüzde doksan dokuz, yüzde yüz Türkçe sözcüklerle şiir yazdığınızı söylemişsiniz. Dil ve ulusal bilinç üstüne konuşabilir miyiz?
– İnsanlar, birçok nedenlerle ayrı ayrı diller yaratmışlardır. Bu apayrı, büyük bir konudur. Doğanın o topluluğa gösterdiği geçim kuralları yüzde yüz etkili olmuştur. Bulundukları doğa ısısı etkili olmuştur. Yaptıkları savaşlar etkili olmuştur. Bu dil ayrılığı, o toplumun zekâsını da etkilemiştir, onu büyütmüştür. Türkçemiz, birçok bilginlerin söylediği gibi yeryüzünün en doğurgan dil yapısını, gramerini kurmuştur. Benim sayısız dizelerim vardır Fransızca, İngilizce, Almanca çevirmenlerin karşılık bulamadığı. Benim dört sözcükle dile getirdiğim anlatımı, on sözcükle bile söyleyememişlerdir. Şiir yazmak için Türkçeden daha uygun bir dil yoktur. Birkaç yerde söylediğimi yineliyorum: Ben şair falan değilim. Türkçeyi dinliyorum, yaz dediğini yazıyorum, bana şair diyorsunuz. Mutluyum, Tanrı beni Türk doğurmuş, bu dilde doğurmuş. Bu gerçek, güneş gibi parlarken Türkler, Müslüman olmuşlar. Geçtikleri bölgelerin dillerine gebe kalmışlar. Gide gide o dillerin bayrağını taşımışlar. Türkçemizi köylerde bırakmışlar. İyi ki bırakmışlar ha! Şimdi, dile uyanan Türk çocukları, köylere bırakılmış o sevgili sözleri bula bula en büyük yapıtları yazmaktadır. Bütün Avrupa, Amerika ve başka ülkeler, Türkçenin zenginliğini yavaş yavaş görmektedirler.

Eğitim biçimimizdeki bütün yanlış adımlara karşıyım. Anaokullarında yabancı dil öğretimine karşıyım. Kendi dilini öğrenmeden çocuğun kafasına yabancı sesler sokmaya kimsenin yetkisi yoktur. Eskiden ilkokullarda bir tek dil öğretilirdi. Şimdi ikiye, üçe çıkardılar. Hiçbir ülkede bu yoktur. Ayrıntıya girmiyorum; Avrupa dilleri yarı yarıya ortak sözcüklerden oluşur. O dillerdeki çocuklar, ortak çocuklar olur. Bizim yavrularımız Arapça ve Farsçaya batırılmış bir sözlükten yeni yeni kurtulmaktadır. Bu pırıl pırıl başlara, dilleri dönmediği sözcükleri öğretmek bir öldürümdür. Dillerini öldürmek, başlarındaki doğasal gelişmeyi öldürmektir. Sorarım bu kadar eze eze öğretilen yabancı dili hangi çocuk geleceğinde kullanacaktır. O alanda eğitim yapanlar, gerektiği çağda yabancı dili öğrenirler. Yabancı dili edine edine amaçlarına ulaşırlar. Denemesi kolay, bugün liseden, üniversiteden çıkmış, bir iş sahibi olmuş gençleri denesinler. Hangisinde, nice kalmış görsünler. Bir söz var “İki dil bilen, iki insandır” diye. Bu kimi zekâlar için doğrudur. Kimi zekâlar için budala kalmanın yoludur. Milli Eğitim"imizin ta Osmanlılar çağından kalma Batı tutkunluğu artık değişmelidir. Çocuklarımıza, Türkiye"nin yarınına yazık olmaktadır.

– Sayın Dağlarca, eklemek istediğiniz bir şey var mı?
– Bunları, öğrencilere okuyup anlatmalıyız. Ne anladıklarını sormalıyız. Özgür,  Atatürkçü bir ulus olduğumuzu unutmasınlar. Biraz çekeceğiz belki ama kurtulacağız.

– Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.                                                                                         İstanbul, 22 Ekim 2004



MUSTAFA KEMAL'İN KAĞNISI
Yediyordu Elif kağnısını,
Kara geceden geceden.
Sankim elif elif uzuyordu, inceliyordu,
Uzak cephelerin açışıydı gıcırtılar,
İnliyordu dağın ardı, yasla
Her bir heceden heceden.
Mustafa Kemal'in kağnısı derdi kağnısına,
Mermi taşırdı öteye, dağ taş aşardı.
Çabuk giderdi, çok götürürdü Elifçik,
Nam salmıştı asker içinde.
Bu kez yine herkesten evvel almıştı yükünü,
Doğrulmuştu yola önceden önceden.
Öküzleriyle kardeş gibiydi Elif,
Yemezdi, içmezdi, yemeden içmeden onlar,
Kocabaş, çok ihtiyardı, çok zayıftı
Mahzundu bütün bütün Sarıkız yanı sıra.
Gecenin ulu ağırlığına karşı
Hafiftiler, inceden inceden.
iriydi Elif kuvvetliydi kağnı başında,
Elma elmaydı yanakları, üzüm üzümdü gözleri.
Kınalı ellerinden rüzgâr geçerdi daim.
Toprak gülümserdi çarıklı ayaklarına.
Alın yeşilini kapmıştı, geçirmişti
Niceden nicelden.
Durdu birdenbire, Kocabaş, ova bayır durdu.
Nazar mı değdi göklerden ne,
Dah etti, yok.
Dahha dedi gitmez.
Ta gerilerden başka kağnılar yetişti geçti gacur gucur.
Nasıl durur Mustafa Kemal'in kağnısı
Kahroldu Elifçik, düşünceden düşünceden.
Aman Kocabaş, ayağını öpeyim Kocabaş,
Sür beni, öldür beni, koma yollarda beni.
Geçer, götürür ana, çocuk, mermisini askerciğin.
Koma yollarda beni, kutun köpeğin olayım.
Bak hele üzerimden ses seda uzaklaşır,
Düşerim gerilere iyceden iyceden.
Kocabaş yığıldı çamura,
Büyüdü gözleri büyüdü, yürek kadar,
Örtüldü gözleri örtüldü hep.
Kalır mı Mustafa Kemal'in kağnısı bacım,
Kocabaş'ın yerine koştu kendini Elifçik
Yürüdü düşman üstüne, yüceden yüceden.
Fazıl Hüsnü Dağlarca








Kaynak ...........:
1. http://www.kultur.gov.tr/

2. http://www.baremdergisi.com/news_detail.php?id=7794&uniq_id=1243975196
3. http://www.meb.gov.tr/belirligunler/30agustos/siirler/elifin_kagnisi.htm