Yaşama Ufku ve Bilim
Ayşe Erzan
İstanbul Teknik Üniversitesi / erzan@itu.edu.tr



“Bilim hayat içindir; hayatın sorunlarını çözmek, ona açıklamalar getirmek, geleceğe doğru yürüyen insana yardımcı olmak için kendini sorgulamalıdır. Sorgulama yollarından biri, kendini yaşama ufku içinde görmeye, anlamaya çalışmaktır. Hayatın akışının ardında kalmayan, insana, yaşama sorunları karşısında kılavuz olabilen bilim, yaşama ufku içinde etkinlikte bulunan bilimdir.”(Ahmet İnam, Günce’nin bu sayısı)


Bu rindane saptamaya ne denebilir!?  Bence şu denebilir:  Yaşama ufku tüm insanlar için aynı değildir. Dünyamızdaki hem nesnel hem de öznel eşitsizlikler bu alanda da tüm gücüyle geçerlidir. Bilim insanı, tıpkı felsefeci gibi, bu tür ayrım çizgilerini göz ardı eden büyük genellemeleri sorgulamakla işe başlayabilir.

Milyonlarca insanın tüm yaşamları boyu en önemli gaileleri açlıklarını bastıracak bir avuç darı bulabilmek iken, birçok insanın da “yaşama ufku,” bilim sayesinde her gün daha genişleyen, derinleşen, dönüşüme uğrayan dinamik bir kavramdır.  Bu ayrım sadece refah düzeyi ile ilgili olmadığı gibi, kanımca çağlar boyu da geçerli olmuştur: Yaşama ufkunun boyutlarını, sadece insanın tüketim düzeyi, kendi ve başkalarının yaşamına ne kadar hükmedebildiği, içinde yaşadığı toplumun dünya ile ne ölçüde ilişkide olduğu v.s. değil, kanımca, fiziksel koşulların elverdiği andan itibaren, doğal merak diyebileceğimiz meleke de belirler. 

“Temel bilimler” başka nedenlerin yanında, galiba bir ölçüde merak gibi temel bir dürtüden  kaynaklandıkları için de bu ismi hak etmektedirler.  Başka bir deyişle, “temel bilimler” pek çok insanın – görünürde  –  merak dışında hiç bir “işine” yaramazlar.  Ama yine de, şu bilime yeterince değer vermediği söylenen yurdumuzun insanının bile, popüler bilim dergilerine gösterdiği rağbet, tüm diğer dergilerden daha fazladır.  Demek ki temel bilimlerin gezindiği ufkun, birçok insan için kendi yaşama ufukları ile çok yakından bir ilişkisi vardır.

Yaşama ufkunun kapsamı, günlük gailelerle de,  keşfedilmiş kıtalar, yıldız kümeleri ya da gen haritaları anlamında “bilinen evren” le de sınırlı değildir.  İnsanların pek çoğu, olanakları elverdiği ölçüde kendi yaşamlarına ve edimlerine yön veren ontolojik, epistemolojik, estetik ve metafizik düşünceleri, bunların dayanaklarını, sorgularlar.  Temel bilimler, bu sorgulamanın (isterseniz ona popüler felsefe de diyebiliriz) sadece nesnelerinden birini oluşturan bir insan uğraşı değil, aynı zamanda sürekli olarak bu alanın iç ilişkilerini, bağlantılarını yeniden düzenleyen, ve kapsamını da her an genişleterek yeniden tanımlayan bir etkinliktir.  Çünkü temel bilimlerin ürettiği türden bilginin, disiplinlerarasılık diyebileceğimiz bir süreç içinde, mantıksal, estetik ve ontolojik tutarlılığının ve dil birliğinin sağlanmasına çalışılırken, sürekli yeni ilişkiler, yeni bütünlükler, yeni kavramlar ortaya çıkmaktadır.  Tabii ki bu çaba,   yöntemlerimizin ve bu etkinliğe katılan insanların  becerileri ve yetkinlikleri ile sınırlıdır. Şu anda yaşam bilimleri, bir anlamda fizik, kimya ve biyolojiyi de peşine takarak o kadar büyük bir hızla büyümekte, adeta patlamaktadır ki, belki bu alandaki gelişmeler önümüzdeki uzun yıllarda ancak tam anlamıyla sindirilecekler, ayıklanacaklar ve “anlaşılacaklar”dır.  Ama bu arada araştırma ve geliştirme çabaları sürecektir. 

Bu hep böyle olmuş, insanlar her zaman tümüyle hakim olmadıkları bir çok sorunla ve bilgiyle bir arada yaşamışlardır. İnsanın, edindiği bilgiyi nasıl  kullanacağı, ona bireysel ya da toplumsal yaşamında nasıl bir anlam ve işlev atfedeceği, ona nasıl hükmedeceği sorunu, her halde ilk aletleri yapmaya, ilk öykülerini anlatmaya başladığı zamandan beri başa çıkmaya çalıştığı bir sorundur.  Ve bu sorun ne sadece bilimcilerin, ne de sadece düşünürlerin sorunudur.  Örneğin şu anda  kuvantum mekaniğinin temellerinin sağlamlaştırılması, epistemolojik ve teknik meselelerin, eğer olanaklıysa, birbirinden ayrılması uğraşı sürerken, daha önce teorik olarak öngörülmüş kuvantum dolanıklılığı (entanglement) denilen bir olgu, deneysel olarak da gözlenebilmiş, bu bazı teknolojik uygulamalarla birlikte, nedenselliğe ilişkin yeni felsefi soruları da gündeme getirmiştir.


Felsefe, bilim ve teknoloji


İnsanın ilk düşünme, “bilme” ve “yapıp etme” edimleri ne kadar felsefe, bilim ve teknoloji diye kesin bir biçimde üçe ayrılamazsa, bugün de bence aynı zorluk söz konusudur.  Arşimed ünlü yasasını keşfetmeden de suyun üzerinde tekneler yüzdürülebiliyordu, mekanik bilimi icadedilmeden de binalar yapılabiliyordu. Halbuki sadece birkaç gündelik örnek sayacak olursak, ne radyo, ne transistör,  ne de manyetik rezonansla görüntüleme aletleri, eğer önceden teorik olarak anlaşılmış olmasalardı, yapılamazlardı.  Diğer yandan, bugün herhangi önemli fizik, kimya ya da biyoloji deneyi ancak en ileri teknolojiden, yani kaçınılmaz olarak temel bilimlerdeki en son gelişmelerden  yararlanan bir çok alet sayesinde, en başta da bilgisayarlar sayesinde gerçekleştirilebilmektedir. Bu nedenle, temel bilimlerle teknoloji zorunlu bir birliktelik içindedirler. 

Felsefe de, ister zımni ontolojik ya da epistemolojik varsayımlar, ister bilinçli estetik ya da etik tercihler biçiminde, bilimin en ön saflarında düşünen ve üreten her araştırmacının kaçınılmaz olarak uğraşına eşlik eden, diğerlerinden ayrılması mümkün olmayan bir bileşendir.  Bu tür tartışma ve araştırmaların önemli bir açısını, temel bilimlerin matematiksel, sayısal yöntemlerinin sosyal bilimlere ne ölçüde uygulanabileceği, burada üretilen bilginin anlamı, geçerliliği vs. oluşturmaktadır. Özellikle “karmaşıklık” (complexity) diye adlandırdığımız bir yaklaşım ile, birbirinden çok farklı sistemlerin (bir akışkan, bir insan kalabalığı ya da şehir trafiğinin; veya örneğin ikili bir sarkaç, aynı kaynaklar için rekabet etmekte olan iki biyolojik tür, silahlanma yarışı içinde iki ülke,  veya bir meteorolojik sistemin) nicelik ve niteliksel davranışlarının hem birbirine çok benzeyebileceği hem de aynı matematiksel yöntemlerle incelenebileceğinin anlaşılması, yapılan hesaplamaların anlamı, geçerliliği ve etik olarak uygunluğu konusunda derin tartışmalara ve sorgulamalara yol açmıştır.


Temel bilimlerin felsefi sonuçları ve toplumsal sorumluluk


Temel bilimlerde hemen hemen her önde gelen bilim insanının, yaptığı ettiği çığır açıcı işlerin felsefi sonuçları üzerine yazdığı makaleler, kitap bölümleri, hatta kitaplar olduğu gibi, önemli felsefi açılımlar doğurduğunu düşündükleri sonuçlara ulaşan temel bilimciler, bu bulgularını popüler kitaplar da yazarak daha geniş okuyucu kitleleri ile paylaşma duyarlılığın da göstermişlerdir. Bu konuda Einstein, Heisenberg, Monod, Maynard-Smith, Hawkins, Ruelle, de Gennes hemen akla gelen örneklerdir. Mesleki dergilerde bunları tartışan, yorumlayan makaleler de eksik olmaz.

Bilimsel, teknolojik ve felsefi uğraşların birlikteliği, tek tek insanların  yaptıkları işte ne kadar uzmanlaştıklarından bir ölçüde farklı bir konudur ve kanımca bu alanın kolektif  sorunu olarak görülmelidir. Aydınlanma çağında bilimlerin “doğa felsefesi”nden koparak kendi yörüngelerini çizdikleri aşamaya kadar, iyi eğitim görmüş her insanın bilimdeki nerdeyse tüm önemli gelişmeleri takibetmesi olanaklı iken, günümüzde bu imkansız hale gelmiştir.  Yine de, çağımızda eksikliğini duyduğumuz şeyin, yeni tip bir felsefeci; daha açık söylersek, bilimsel konularda daha donanımlı,  bilimin toplum gündemine taşıdığı sorunlarla daha haşır neşir ve bu alanın kazanımlarının felsefe dilinde özümsenebilmesi ve üzerinde çalışılabilmesini  sağlayabilecek yeni bir felsefeci kuşağı olduğu kanısındayım.  Temel bilimler alanında pek çok bilimcinin felsefeye olan (amatörce de olsa) derin ilgilerinin, felsefeciler arasında yeterince karşılık bulduğunu söylemek güç.  Ama bu durumun, zahmetli de olsa ortak çalışmalarla, karşılıklı öğrenerek, ortak bir dil geliştirerek aşılabileceğini ve bu zahmete mutlaka değeceğini düşünüyorum.

Çağımızda, temel bilimcilerin yapıp ettikleri üzerine akıl yormalarına  yardımcı olma, ya da yol gösterme amacıyla yapılan örgütlü çabalar da eksik olmamıştır.  Meslek örgütlerinin meslek etiği konusundaki çalışmalarının kapsamı, özellikle bilimler akademilerinin bu alandaki araştırmaları, örneğin Avrupa Bilim Akademileri Birliği (ALLEA) Etik Komisyonu’nun çalışmaları, çoğu kez bir mesleki “yap-yapma” klavuzunun çok ötesine geçer.  Bilim insanları, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana  temel bilimlerin toplumsal prestijinden yararlanarak, politik çatışma sınırlarını aşmaya, insan hakları ve barış alanında girişimlerde bulunmaya da talip olmuşlardır.  Nükleer silahların kısıtlanması konusuna yaptığı katkılardan dolayı Nobel Barış Ödülü’nün 2001 yılında Pugwash örgütüne verilmiş olması, bunun sadece bir göstergesidir.  İster Uluslararası Bilim Akademileri İnsan Hakları Ağı gibi örgütler sayesinde, ister tek tek bilim insanlarının kişisel çabaları ile olsun, bugün bilimciler arasında dünya çapında etkili bir insan hakları dayanışmasından söz etmek mümkündür.

Tüm bunlara karşın, bilimin artık bir büyük endüstri gibi örgütlendiği ileri düzeyde endüstrileşmiş ülkelerde, tek tek bilim insanlarının rol tanımları da, kendi işleri ve sorumluluklarını algılayışları da, özellikle son elli yıl içinde, çok büyük bir dönüşüme uğramıştır.  Geçen yüzyılın, diğer emekçilerden farklı bir biçimde hala büyük ölçüde bir tür bireysel üretim yapan, kendi çalışma koşullarını ve çalışma konusunu  büyük oranda belirleme özgürlüğüne sahip olan bilim insanının yerini, “endüstride” çalışan ve bilimciler arasında sayısal olarak ezici bir çoğunluğa  sahip bulunan bilim insanı profili almıştır. Çok yoğun bilgi birikimi ve entellektüel çaba gerektirse de, bugünün bilim insanının hem çalışma koşulları hem de sosyal statüsü, kendi kürsüsünün ya da laboratuarının “efendisi” bilim insanından çok daha fazla, herhangi sanayi işçisine benzemektedir. Yaptığı işe yabancılaşma oranının da buna paralel olarak çok daha yüksek olduğunu söyleyebileceğimiz bilim işçisinin, içinde çalıştığı araştırmayı seçme, onu planlama, yönlendirme fırsatı çok sınırlı olduğu gibi, toplumun ondan yaptığı iş üzerine düşünme ve onun sorumluluğunu taşıma beklentileri de çok daha sınırlıdır.  Yakın zamana kadar bilim insanlarının sahip oldukları görece ayrıcalıklı ve korunaklı, bir nevi dokunulmazlığa sahip sosyal konum, ancak bu piramidin en tepesindeki bir avuç bilimciye nasip olabilmektedir.  Ülkemizde temel bilimlerin neredeyse tümüyle üniversitelere ve çok az sayıda araştırma enstitülerine has bir uğraş alanı olması, bilim camiasının bu eğilimden şimdilik çok fazla etkilenmemesine neden olsa da, bilim üretiminin toplumsal hierarşide ve üretim düzeni içindeki yerinin uğradığı bu denli kökten bir değişiklik, er geç bizim ülkemizde de hissedilecektir.


Endüstri, teknoloji ve bilim

Teknolojiyi, sadece temel bilimlerin önününü açtığı uygulamalar toplamı olarak değil de, günümüzün belirleyici üretim ilişkileri içinde ele aldığımız zaman,  karşımıza, teknolojik gelişmelerle beslenen, hatta onlar sayesinde var olan tüketim sanayi ile, muazzam bir silah endüstrisi ve bunların arkasındaki girift ilişkiler ağı çıkar.

Bilimin toplumsal işlevi üzerine en yetkin bir biçimde düşünmüş ve yazmış kişilerin belki en önde geleni,  bir fizikçi olan J.D. Bernal (1901-1971) dir. Daha sonra,  60’lı ve 70’li yıllarda, daha çok Anglo-Sakson ülkelerde gelişen ve başka ülkelerde de izdüşümleri olan “Halk için Bilim” (Science for the People) hareketi içinde, bilim insanları ister üniversitelerde, ister endüstride, “askeri – endüstriel kompleks” ile bilimin ilişkisini, hizmet ettikleri toplumsal amaçları, tüketim toplumunu, sorgulamaya çalışmışlardır. Bilimin ve bilim insanının egemenlik ilişkileri içinde oynadığı meşrulaştırıcı rol ayrıntılı çözümlemelere konu olmuştur.  Bilimsel araştırmaların, dolaylı biçimde de olsa, silahlanma yarışına hizmet etmek ya da toplumun daha geniş kesimlerinin çıkarlarını hiçe sayacak biçimde kârlılık oranlarını artırmak amacıyla yönlendirilmeleri, yine bu yıllarda bilim camiasının önemli bir kısmının tartıştığı ve araştırdığı konular olmuştur. Petrol şirketlerinin suni olarak derinleştirmiş oldukları ileri sürülen petrol krizinden (1973-74) sonra, ABD’de bilim camiası içinde bu eleştirel tavrın büyük ölçüde budandığını, kitleselleşme eğilimine giren bilimsel iş gücünün, işsizlik kaygısı içinde çok daha uysallaştığını, genel politik ortamın da değişmesiyle, Reagan döneminde “Yıldız Savaşları” adıyla da anılan, ve özellikle fizik alanında çalışanlara önemli kaynakların dağıtıldığı uzayı askerselleştirme projesi bağlamında, bilimsel araştırmaların silah geliştirmede kullanılması konusundaki etik çekincelerin önemli ölçüde erozyona uğratıldığını gözlemlemek mümkündür.  Tüm bunlara karşı, geçen yıl Amerikan Bilimler Akademisi yeni bir silahlanma programının bilimsel açıdan tümüyle savunulamaz olduğunu açıklayan bir rapor yayınlamaktan kaçınmamış olduğu gibi, çok önde gelen 60 bilimci Bush yönetimini bilimsel sonuçları kendi politikalarına alet etmek için saptırmakla suçlamaktan geri kalmamışlardır.  Belki kendi kendimize sormamız gereken bir soru, bu mesafeli ve eleştirel tavrın, kendi ülkemizin bilimcileri arasında neden daha yaygın olmadığıdır.


“Üretim için eğitim”

Endüstri, bilim ve teknolojinin çağımıza damgasını vuran, ama ülkemizde ancak kıyısından izleyebildiğimiz birlikteliği, bilimsel araştırmalara ve bilim eğitimine ayrılan kaynağın, ve buna paralel olarak bilimin toplum yaşamındaki belirleyiciliğinin,  daha önce tahayyül bile edilemeyecek boyutlara varmasına neden oldu. 

Bu birlikteliğin toplum yaşamına katkılarını bu dönem içinde yaşanan diğer dönüşümlerden soyutlamak ve salt bu olgunun olumlu ve olumsuz getirileri üzerine fikir yürütmek bu yazının amacını aşıyor.  Gündelik yaşamın, yoğun bilgi birikimi içeren yüksek teknoloji ürünleri ile donanması, yabancılaştırıcı etkileri ile bilimden kaçış denilebilecek eğilimleri körükleyebiliyor. Öte yandan, temel bilim ve teknoloji, dünya nüfusunun nispeten ayrıcalıklı küçük bir kesimini ilgilendiriyor gibi görünse de, global düzeyde önemli sorunlarla başa çıkabilme olanakları sunuyor.  Daha da önemlisi, bilimsel araştırma, yani bilim üretimi, bir dünya ile etkileşme biçimi.  Giderek daha karmaşıklaşan bir dünya ile başetme, bu dünyanın kaynaklarından yararlanabilme, kendi kaderine hükmedebilme gibi, hem bireysel hem de toplumsal hedef ve amaçların, ancak bu etkileşme biçimi içinde gerçekleşebilme şansı olduğunu düşünüyorum.  Bu nedenle, “neden bilim” sorusunu daha fazla tartışmadan, bu saptamanın bazı sonuçlarına değinmeye çalışacağım.

Türkiye’de, 1960-70’lerde üniversitelere hakim olan çok yaygın bir slogan vardı: Üretim için eğitim.  Bunun bir nevi bilim düşmanlığı içerdiği, illa ki üretimde kullanılmayacak olan bir takım “gereksiz” bilgilerin (çoğu kez de bunlar temel bilimlerle ilgili olmak üzere) okulda öğretilmesine karşı çıktığı düşünülebilir.  Ancak ben bugün, eğitimle araştırma etkinliklerinin ve toplumsal üretimle bilimin bütünleşmelerinin vazgeçilmez bir koşulunun da, eğitimle üretimin çok daha sıkı bir biçimde ilişkilendirilmeleri olduğu kansına varmış bulunuyorum. Aynı zamanda eğer bilim, toplumsal üretimin motoru olma özelliğine sahip değilse, ona gerektiği gibi kaynak ayrılmayacağını ve toplumsal süreçlerle bilimin,  hiç bir zaman organik biçimde kaynaşmayacağını görüyorum. Bu, bilim insanının da, bilim eğitiminin de, ancak marjinal bir konuma hapsolması demek olacaktır. Bunun paradoksal bir durum olduğunun farkındayım – “büyük sanayi” olarak bilimin, bilim insanlarının çoğunluğunu bilim işçilerine dönüştürmesi kadar, bu birlikteliği kuramayan günümüz toplumlarında bilim insanlarının tümüyle marjinalleşmesi (bir nevi teftiş macunu gibi) merasimsel konumlara indirgenmeleri kaçınılmazdır diye düşünüyorum.

İçinde yaşadığımız toplum düzeninde, eğer karar verme konumlarında olan insanları ve en başta yatırımcıları, biz bilim insanları olarak,  bilim eğitimi ve bilimsel araştırmanın sonunda kârlı bir etkinliğe dönüşme olanağı taşıdığına ikna edemezsek, ülkemiz bilime toplumsal kaynak ayırma konusunda dünya sıralamasının sonlarında gelmeye devam edecektir.  Bunun kaçınılmaz sonucu olarak da, bilim, toplum yaşamımıza uzak, toplumsal problem çözme yeteneklerimize çok az katkıda bulunabilen fantazi bir uğraş, “Batılı” gardrobumuzun, sadece tükettiğimiz bir parçasından ibaret kalacaktır.  Bilimsel araştırmanın esas olarak başka yerlerde süren bir çabaya bazı dipnotlar düşmekten öteye gidemediği bir toplumda, daha önce söz ettiğimiz bilim insanının toplumsal sorumluluğu, yaptığı iş üzerine eleştirel olarak kafa yorması gibi çok önemli uğraşlar da, ancak marjinal, hatta bir anlamda taşralı kalmaya mahkumdurlar.



Kaynak...:
http://atlas.cc.itu.edu.tr/~erzan/AEGunce-Inam.doc