Çevreciğiliğin Tarihsel Boyutları
Sargun TONT
ODTÜ Biyoloji Bölümü



Saatlerin bir gün ortadan kaldırıldığını düşünün, bizler için yaşam ne kadar güçleşir,  değil mi? Ama  bazı Eskimo kabileleri saat kullanmadıkları gibi, sözlüklerinde zaman kelimesi bile yoktur. Bizler  fok balığını  bir tek isimle  biliriz; Eskimo dilinde ise, fok balığı cinsine, yaşına, hamile  oluşuna  göre  bir düzine adla bilinir. Bizler  hava  açık veya kapalı  deyip geçerken, güney  denizlerinde yaşayan  Maoriler, tam on çeşit bulut tipini  ayırt ederler: Ao-whekere (kasırgadan önce gelen), Ao-kanapanapa (parlak kırmızı renkleri yansıtan) ve Ao-pouri (siyah) gibi.  Altı ay  gece  altı  ay  gündüz  olan bir yerde saate pek gerek yoktur, fakat  gıdasının önemli bir kısmını oluşturan fok balığının özelliklerini  bilmeyen bir Eskimo’nun o çevrede yaşamını sürdürmesi oldukça güçtür. Zamanının büyük bir kısmını denizde geçiren Maori’nin hava koşullarını  ayrıntıları ile bilmesi, yaşamını sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi için elbette  gereklidir.
Çevresel Belirleyicilik (Environmental  Determinism)  bir toplumun kültürünün oluşumunda en önemli faktörün fiziksel (doğal kaynaklar, iklim ve  topoğrafya) olduğunu ve tarihsel, sosyal ve ekonomik faktörlerin katkılarının çok az olduğunu iddia  eder. Yakın zamanlara kadar  etkili olan bu ekolün çok eski zamanlara dayanan zengin bir tarihi vardır.

Çevresel Belirleyicilik

Çevre-İnsan ilişkilerini  bilimsel yönden inceleyen ilk eserler, insan sağlığı ile ilgilidir. Ekolojinin canlıların kendi  aralarında ve çevreleri ile olan ilişkilerini inceleyen bilim dalı olduğunu göz önünde tutarsak  bu eserler  İnsan Ekolojisi disiplininin de ilk örnekleri sayılabilir. Çin imparatoru Huang’ın  zamanımızdan 4600  yıl önce  yazdığı, iklimlerin insan sağlığı üzerinde etkilerini inceleyen Nei Chin adlı kitabı  bunlardan  biridir. Huang’a göre sıcak havalar  kalbe,  soğuk havalar  akciğerlere zararlıdır; insan sağlığını en çok etkileyen faktörlerin başında rüzgar gelir. Rüzgarlar  estikleri yön ve  şiddete göre veya sağlık dağıtırlar.

Batı dünyasında ilk kez sistematik bir şekilde insan-çevre  ilişkilerini  inceleyen eski Yunan bilgini Hippokrates’tir (MÖ 5 y.y). Tıp mesleğinin kurucularından sayılan Hippokrates  ve onun fikirlerinden yola çıkarak Hippocratie Corpus ekolünü oluşturan bilginlere göre, insan sağlığını oluşturan bilginlere göre, insan  sağlığını oluşturan en önemli faktörler  su, hava, yiyecek, topoğrafya  ve rüzgarlardır. Bu bilginin Havalar, Sular  ve Yöreler adlı kitabında şöyle bir önermesi vardır; kuzeyden esen rüzgarlara  kapalı  ve güney  rüzgarlarına açık olan bir yerde  yaşayan insanların kafaları  balgamla doludur… ve balgamlar  aşağı doğru akaraka  diğer organları rahatsız  eder. Burada yaşayan erkeklerin kafaları zayıftır … ve yemeklerle de araları iyi  değildir. Tahmin edebileceğiniz  gibi,  böyle bir yerde yaşayan kadınların da sağlık durumlarının pek iyi olması beklenemez: “Onlar (kadınlar) hastalıklıdır; birçoğunun çocukları olmaz  ve çocuk düşürmelerine sık rastlanır.”

İslam dünyasında çevre-insan  etkilerini en ayrıntılı olarak inceleyenlerin başında ise İbni Sina (MS  980-1037)  gelir. Bu büyük bilgine göre zencilerin ve Slavlar’ın ciltlerinin  renkleri, yaşadıkları  yörelerin  iklimine  bağlıdır. İbni Sina, belirli hastalıkların   belirli yörelerde tedavi edilmesi  gerektiğini savunan ilk hekimlerden biridir. İbni Haldun (D.1332) dünyayı  7 iklim bölgesine  ayırır. Dödüncü  bölge en  mutedil bölgedir ve burada “bilimler, sanatlar, binalar, giysiler, yiyecekler, meyvalar, hatta hayvanlar bile uygun orantılı ve güzeldir.” 1. ve 7. bölgelerde yaşayanlar  ise “hayvanlara  yakın”  bir yaşam sürerler. Haldun, ırklar  arasındaki renk  farklarının havanın kompozisyon ile ilgili olduğunu  ve soğuk havaların mavi  göz, sarı  saç  ve beyaz  cilt yaptığını  yazar. Bir iklim bölgesinden diğerine göç  eden  kabileler, Haldun’un iddiasına göre, çok geçmeden orada  yaşayan insan  karakteristiklerine  bürünürler. İklimin insan ahlakı üzerinde büyük etkisi  olduğunu yazan Haldun, “sıcak iklim ahalisi çabuk sevinir  ve neşelenir, bu sevinç  ve neşenin tesiri  ile  bunlarda hafiflik ve düşüncesizlik  meydana  gelir.” Hipokrates ve İbni Sina’dan önce  hastalıkların  ilahi kuvvetler, periler, cinler  tarafından insanları cezalandırmak için kullanılan bir yöntem olduğuna inanılırdı. Bu  yönden bakıldığında, Hippokrates ve İbni Sina gibi bilginlerin günümüz insanına  belki de  komik gelebilecek teorileri, aslında bilim  tarihinde  önemli kilometre taşlarıdır. Bugün modern ekolojide kullandığımız ‘biome’  ‘biogeografik  alanlar’ sınıflandırmaları, metod  bakımından  İbni Haldun’a oldukça yakındır.

Montesqieu (D.1748) iklim-kültür  ilişkilerini  belki  de en uç noktalara taşıyan bir bilgindir. O kadar ki, Montesqieu’nun  iklim  ilgili görmediği, bağlantılandırmadığı bir kültür  parametresi   yok gibidir. Montesqieu  milli karakter, din, kadının toplumdaki  yeri, esir  ticareti, diyet ve hatta opera türlerini bile iklim türlerine bağlamıştır. 19. yüzyılda yaşayan Victor Cousin  “ Bana bir ülkenin sadece haritasını  verin, ben size  o  ülkenin tarihte ne gibi  bir rol alacağını evvelden söyleyeyim” diyerek çevrenin kültür  oluşumunda  diğer bütün faktörlerden önce   geldiğini belirtmiştir. Alman şair ve bilgini  Herder’in (1744-1803) çevre-tarihinde özel bir yeri vardır. Herder  çevre-kültür  ilişkilerini incelemekle kalmamış; toplumların çevrelerini  önemli bir şekilde değiştirdiklerine ilk kez dikkati  çekenlerden bir olmuştur. 19. yüzyıl Alman bilgini  ve gezgini Alexander von Humboldt, çevreciliğe  bambaşka bir boyut kazandırmıştır. Humboldt, insan-doğa ilişkilerinde sanatın  ve edebiyatın  bilimsel  araştırmalar önemli ve gerekli olduğunu  vurgulamış  ve yazığı  eserlerde bu ‘bütünsel yaklaşım’ın (holistic  approach)  en güzel örneklerini  vermiştir.

Bu yüzyılın başında Alman bilgini Frederick Ratzel’in ortaya attığı  teoriler, çevreciliğin ne kadar mantıksızca en uç noktalara değin çekilebileceğinin en belirgin örnekleridir.Ratzel, sanat ve bilimde  yaratıcılığı  olduğu gibi  coğrafi  faktörlere  bağlamış; İsviçre gibi  dağlık ülkelerde insanların  az yetenekli olduğunu, buna karşılık Fransa’nın nehir vadilerinde ve deniz kenarındaki alanlarda  çok sayıda yaratıcı ve yetenekli insan çıktığını vurgulamıştır. Öte yandan, bütün bu saçmalıklarına rağmen, Ratzel’in çevre çalışmalarına bakış açısı bugün bile geçerliliğini korur: Nasıl bir kutup ayısı ve çöl kaktüsü yaşadıkları ortamdan ayrı bilimsel  olarak incelenemez ise,  insanlar  da  yaşadıkları  mekanlar  göz  ardı edilerek  incelenemezler.

Ünlü  doğa tarihçisi  Clarence  Glacken’in yazdığı  gibi  Ratzel’den sonra çevresel belirleyicilik ekolü  bilginler  arasında  önemini yitirmiş,  çevrenin kültür  oluşumundaki yeri  arka  plana itilmiş; sosyal faktörler, töreler  ve dinsel  inançlara daha fazla önem  verilmiştir. Fakat yazımızın başında  verdiğimiz  Eskimo  ve  Maori  örneklerinde görülebileceği gibi, sanayileşmiş toplumlarda  çevrenin etkileri  göz ardı  edilemez. Bunların ötesinde, bu yüzyılda  ortaya çıkan genetik bilimi olaya  yeni boyutlar  eklemiştir. Bugün, göz  rengi gibi  birçok fiziksel karakteristiğin çevreden değil, genetik  yapısından kaynaklandığını biliyoruz. Sosyobiyoloji  adıyla  bilinen yeni  bir ekol çevresinde  toplanan bazı  bilim adamları, fiziksel
karakteristiklerinin yanı sıra  bazı  kişisel davranışların de genetik kökenli olduğunu iddia etmektedirler… Kurtarıcı Çevrecilik…

Doğal kaynakların akıllıca  kullanılması, hayvan ve  bitkilerin nesillerini sürdürebilmeleri, çevre  kirliliğinin mümkün  olan en alt düzeye indirilmesi  gibi  sorunlarla ilgilenen çevrecilik hareketlerinin de geçmişi, sanıldığının  aksine  çok eski zamanlar  dayanır. Örneğin, MÖ 4. yüzyılda Çin’de yaşayan Mencius’ün önerdiği koşullar  bugün aklı başında bir ekoloğun  önereceğinden farklı  değildir: “Eğer  tarlalardaki  düzeni  bozmazsan  o zaman ihtiyacından daha çok ürünün olur; eğer attığın ağın  gözleri  çok küçük olmazsa  o  zaman yeterinden daha fazla  balık ve kaplumbağan olur; eğer  ormana  baltayı ancak  belirli ve uygun zamanlarda sokarsan  o zaman yeterinden fazla  keresten olur.”

Ünlü  Yunan  filozof  Eflatun,  çevre tahribatına ilk dikkati çekenler  arasındadır. Critas  adlı  eserinde Eflatun, Attika’daki  ormanların kesilmesi  sonucu  bu  yörenin toprak erozyonuna uğradığını,  dolayısıyla  su  kaynaklarının bozulduğunu  yazar. Bugünkü çevrecilerin biyolojik ‘çeşitliliği koruyalım’ sloganının kaynağı  da  Eflatun’un ortaya  attığı  ‘principle  of plentitude’ (bolluk, verimlilik, çeşitlilik,  ilkesi) fikrine  bağlanabilir. Bu ilkeye göre dünyada ne kadar  çeşitlilik ve bolluk varsa, insanlar  için o kadar Ryamond  F. Dasmann’a  göre  Cato, Columella  ve  Pliny’in yazılarından anlaşılabileceği  gibi, eski  Roma’da toprak  verimini  korumak ve erozyonu  önlemek için tedbirler  alınmıştı. Çevrecilik açısından o günlerin belki de en önemli düşünürü  Tacitus’tur. Bugünkü ‘yeşillerin’ ağababası   diyebileceğimiz bu Romalı düşünür, doğal  alanların  olduğu  gibi bırakılması  fikrini  ilk  defa ortaya atanlardandır. Özellikle nehir yataklarının değiştirilmesine  ve baraj yapımına  karşı çıkan Tacitus,  doğal alanların zaten en ideal yaşam yerleri  olduğunu  öne sürmüştür.

Bugün karşılaştığımız birçok çevre sorununun 17  yüzyıl  İngiltere’sinde  de gündemde olduğunu zamanın ünlü bilginlerinden  Jhon Evelyn’in 1664  yılında  yayımladığı kitaptan anlıyoruz. Evelyn, kömür yakımı sonucu  Londra’da ortaya çıkan hava kirlenmesinin tanımını yapan ve sağlığa zararlarına  ilk  dikkati  çekenler arasındadır. Aşırı  ağaç kesmenin zararlarına  değinmiş ve ormancılığın yeni bir akademik  disiplin olmasını  önermiştir. Tarih  boyunca   insan-çevre  ilişkilerini en ayrıntılı  bir şekilde inceleyen  Clarence  Glacken  Traces  on  the  Rhodian  Shore  adlı  kitabında Batı  ülkelerinde çevre sorunlarını  ilk kez sistematik bir şekilde Fransız  bilgini  Count  Buffon’un  incelediği yazar, Buffon, yerleşim alanlarının doğal alanlara nazaran daha verimli olduğunu ve bu durumun doğal kaynakların akıllıca  kullanılmamasından  kaynaklandığını  iddia  eder.

Bugün bu uyarılara rağmen, birçok bilim adamı, Charles Lyle’ın  zamanın en etkili kitapları arasında   sayılan, Principles of Geology  adlı  eserinde doğal  değişikliklerin,  örneğin  1783 yılında İzlanda’da patlayan yanardağların, insanların  neden olduğu  değişikliklerden  çok daha önemli görüşünde idi. 1864  yılında basılan George  Perkins  Marsh’ın Man and Nature (İnsan ve Doğa) adlı kitabı bu görüşe karşı çıkan en önemli  eserlerden biridir. Marsh  bu kitabında özellikle  Akdeniz  ülkelerinde insanların çevreyi nasıl olumsuz yönde değiştirdiği bilimsel olarak inceler. Fakat bazı değişiklerin,  örneğin  bataklıkların kurutularak tarım alanlarına çevrilmesinin, faydalı  olduğunu yazar. Aynı  yıllarda yaşayan Henry David Thoreau   ise, insan-çevre ilişkilerini, zamanına göre  çok  daha  radikal bir açıdan değerlendirir. Throeau’nun oluşturduğu felsefede  yabani  hayvan ve bitkilerin sadece insanlara  faydalı  olduğu  için değil; var oldukları, güzel oldukları için değerlidirler  ve insanların doğa ile kurdukları estetik ilişkiler  en azından bilimsel ilişkiler kadar önemlidir.  Thoreau  yaban hayatı korumak için milli parkların açılmasını  1858 yılında önermiştir.

Öğrenimini Fransa’da yapmış Gifford  Pichot, bugün  bile  ABD’de  büyük ölçüde yürürlükte olan koruma politikasının mimarlarından biridir. 1947 yılında  yayımlanan Breaking New  Ground adlı  kitabında  doğaya  insan müdahalesinin faydalı  olabileceğini, hem gelişmenin  hem de korumanın birlikte yürütülebileceği  görüşünü  ortaya atmıştır.

1960’lı yıllarda  çevrecilikte  çok önemli  gelişmeler  olur. Rachel Carson’un çevre kirlenmesinin insan sağlığı üzerinde etkilerini  ayrıntılı  olarak inceleyen The Silent Spring (Sessiz Pınar) adlı kitabı birçok  çevre tarihçisi tarafından  o zamanlarda en etkili kitabı olarak gösterilir. 1960’lı  yıllar  geniş halk kitlelerinin, ilk  kez çevre sorunlarına büyük ilgi gösterdiği yıllardır. DDT’nin kadınların  sütünden   tutun, kutuplardaki penguen  yumurtalarının kabuklarına  kadar  yayıldığının ortaya  çıkması  ve  bu  pestisidin yasaklanması için açılan davaların  basın yoluyla geniş halk  kitlelerine   duyurulması, bu ilginin en önemli nedenini  oluşturur. Evvelki bir yazımızda belirttiğimiz gibi (Bilim ve Teknik, ocak 1995) birçok çevre sorununun çözüm yollarının ekoloji  biliminde yattığının o zamanlarda anlaşılması bu yüzden bir tesadüf  değildir.

Görüldüğü gibi, günümüzde birçok popüler çevrecilik akımının temelleri, eski zamanlarda atılmıştır. Bugünkü  ilgiyi  göz önünde tutarsak, kültür  tarihimiz  birçok başka akıma sahne olacağına benziyor…




Kaynak…:
Sargun, T. Çevreciğilin Tarihsel Boyutları. Bilim ve Teknik Dergisi, (328) Mart 1995  s.60-63
http://services.tubitak.gov.tr/eder