KİTAP OKUMAK
Okumayan Türkiye ve Çocuklar

Yazar, iletişim uzmanı ve Çocuk Vakfı Başkanı Mustafa Ruhi Şirin, Okuyan Türkiye ütopyasına nasıl ulaşılabileceğini açıkladı ve çocuklara öğretmeyi öğretmenin önemini belirtti.

Herkesin paylaştığını düşündüğümüz 'Okuyan Türkiye' ütopyasına, peş peşe iki kuşağın yetiştirilmesi ve onların çocuklarıyla ulaşılabilir. Lütfen çocuklarımıza haksızlık etmeyi bırakalım. İster yoksul ister zengin, dünyanın neresinde olursa olsun, her çocuk yeteneği ölçüsünde okur...


Mustafa Ruhi Şirin

MÖ ikinci yüzyılda İskenderiye Kütüphanesi ile Bergama Kütüphanesi arasındaki yarışma hâlâ hayranlık uyandıracak türdendir.

Mısır'da hüküm süren Ptoleme hanedanından Epiphanes, yarışmayı İskenderiye Kütüphanesi'nden yana kazanmak üzere Bergama'ya papirüs satışını yasaklamış. Bunun üzerine Bergamalılar keçi derisinden parşömen yapmayı başarmışlardı.

Geçmiş çağlarda kitap, kütüphane ve iktidar ilişkisinde birçok örneği hatırlamak mümkün. Bunun nedeni ise kadim dünyada kitabın statü belirleyen bir değer sembolü olmasıydı. İnsanın dünyayı yalnızca kitaplardan öğrendiği dönem çok geride kalsa da, yeni dünyada kitap tahtından inmiş sayılmaz.

Hiçbir medya okuma-yazmanın 5 bin yıllık egemenliğinin dışında olmadığı ve hiçbiri kitabın yerini tutamadığı gibi, kitapla diğer medya türleri arasında mahiyet farkı da vardır. Burada kaygı verici olan, modern medya kuşatmasının popüler kültürsüzleştirme etkinliğiyle insanın dünyayı yalnızca medyadan öğrenmesi eğilimi içine girmiş olması mıdır? Evet! Kitabın karşısına medya, medyanın karşısına kitabı koymak yerine, iki öğrenme yolunu paralel sürdürebilmeyi öğrenmek gerekecektir. Bu ise okuma alışkanlığı ve medya okuryazarlığıyla atbaşı gitmesi gereken örgün ve yaygın bir modeli gerektirir.


Günah keçisi: Televizyon

Zaten, temel okuryazar bir toplum düzeyindeki Türkiye'nin televizyonla karşılaşması, okuma alışkanlığının ikincileşmesiyle sonuçlanmış oldu. Okuma alışkanlığı geleneği oluşmamış Türkiye'nin bu bağlamdaki tek günah keçisi televizyon değildir elbette. O halde burada ardışık iki soru sormamız gerekir: Niçin okumuyoruz? Okumayan Türkiye sarmalı nasıl çözülebilir?

'Niçin okumuyoruz' sorusunun şifahi geleneğe ve yoksulluğa, toplumsal ve kültürel içeriksizliğe, eğitime, ekonomiye, zamana, döneme ve medya ile ilişkili nedenleri bütün boyutlarıyla değerlendirmeden doğru bilgiye ulaşamayız. Ne yazık ki Türkiye parçalar üzerinden bütüne yönelemeyen bir atalet içinde. Bu yüzden Türkiye, okuma alışkanlığı sorunu sahipsiz bırakılarak geleceği tehdit altında bir ülke durumundadır.

Cumhuriyet döneminde temel okuryazarlıkla ilgili köklü ve devrimci atılımlara karşın, işleve ve topluma yönelik okuryazarlık çıtası zayıf kalmıştır. Bunun öncelikli nedeni ise medeniyet merkezli düşünce odaklarının dışlanması, geliştirilememesi ve buna bağlı olarak, bilgi üretiminin sınırlı düzeyde kalmasıdır. Okuma alışkanlığı düzeyinin düşük olması ülke ölçekli kültürel programla ve kültüre erişme yollarının yaygınlığıyla da ilişkilidir kuşkusuz. İnsanî gelişme ve kültürel kalkınmanın ihmal edildiği toplumumuzda değer üretmek yerine, hazır kültür kalıplarını tüketme alışkanlığı zihniyet tembelliğine yol açmıştır. Buna bağlı olarak, kültürel yoğunluğun azalması süreci de hızlanmıştır. Türkiye'nin refah ve artan imkânları dikkate alınacak olursa, insanî ve kültürel yönde çıta ortalama düzeyin eşiklerinde kalmıştır.

Niçin okuma alışkanlığı okumama alışkanlığı sarmalına dönüşmüştür? Çünkü, kalkınmanın insanî boyutu ihmal edilmiş, temel yoksulluğun kültürel yoksunluk olduğu unutulmuştur. Çünkü, yoksulluk okumanın engeli değil, yoksulluğun dayattığı kültürsüzleşmedir. Çünkü, toplumun atılım yapmasının temelinin kültür olduğu kavranamamış, ekonomik büyüme ve kalkınma modelleri kültür temelinden yoksun kalmıştır. Sonuç olarak, yüzleşmemiz gereken Türkiye gerçeği, okumama alışkanlığı gerçeğidir.


Öğretmeyi öğretmek

Öğretmeyi öğretemeyen eğitim kitabı sevdirememiştir, sevdiremez. Örgün eğitim, okuma ilgisi, okuma davranışı ve okuma yeteneği geliştiren boyuta ulaşmadıkça, ne okuma sevgisi kazandırılabilir ne de okuma alışkanlığı. Türkiye'de çocuk edebiyatı öğretimi okuma alışkanlığına dayalı sürdürüldüğü halde, yeni bir atılım yapılamamış olmasının nedeni de budur. Türkçenin temel becerileri yanında okuma kültürü ve okuma alışkanlığı becerisini de kazandırmak, zenginleştirilmiş bir dil çevresiyle mümkün olabilir. Bu ise aktarmacı-ezberci gelenekle değil, çocuk öznenin 'anlama ve katılarak üretme' sürecine dahil olması ile başarılabilir.

Okuma alışkanlığı paradigmasının geliştirilmesinde eğitim belirleyici, dönüştürücü ve ağırlıklı paya sahiptir. Ana felsefesi kültüre dayalı eğitimi hem okul hem de hayat başarısını temel okuryazarlık düzleminin üzerine çıkarmadıkça medya şikâyeti yaygınlaşarak sürüp gider ve öngörüde bulunulmazsa sürüp gidecektir zaten. Kayıp yılların telafisi mümkün olmadığına göre, okuma öğretimi konusunda ne yapmalı? Önce, Türkçe ve edebiyat öğretimini merkeze alarak hatta ilköğretimde Türkçenin mihver ders durumuna getirilmesi gereklidir. Yeni Türkçe programının bu açılımı sağlayacak içerikte olduğunu düşünüyorum. Edebiyat öğretiminin edebiyat tarihi ağırlıklı öğretilmesi yerine, çağdaş edebiyat ve metin çözümlemeye dayalı olması da gerekir. Bunun yanında, ders kitabına bağımlı öğretimden kurtulmanın başka yolları da aranmalı ve bulunmalıdır.

Günümüz çocukları lamba ışığında kitap okumanın hazzını bilmedikleri için iyi okur olamayacaklarını ileri süremeyeceğimize göre, ne yapmalı? Okur yetiştirme projesini medya sonrası analizi de yaparak, ilköğretim ve ortaöğretim sistemine dahil etmeliyiz. Okuma alışkanlığının zamana ve döneme ait nedenlerini dikkate almadıkça da ülke ölçekli okur yetiştirme projesi soyut bir teoriye dönüşmekten kurtulamaz.


'Niçin okumuyoruz' sorusunu şifahi geleneğe, zihniyete, yoksulluğa abartılı vurgu yaparak, zaten çok eskitilmiş olan okuma alışkanlığı tartışmalarını umutsuz vaka haline getirmekten başka bir işe yaramaz. Okuma alışkanlığı sarmalını yenileyici bir anlayışla 'Okuyan Türkiye'nin lokomotifi durumuna getirmek ise kültür temelli eğitim felsefesine yaslanmakla mümkün olabilir.

Öğretmen ve anne-baba

Ülke ölçekli okur yetiştirme projesinin özneleri öğretmen, çocuk ve anne-baba olmalıdır. Önceliği okulöncesine, ilköğretim ve ortaöğretime veren, okuma yeteneğini geliştiren bu proje, pedagojik ağırlıklı olmakla birlikte, çocuğun özneleşmesi, özgürleşmesi ve gelişim hakkının gerçekleşmesine katkı vermesiyle de çok yönlü bir insan yetiştirme projesi olmalıdır.

Türkiye'nin okur yetiştirme projesini üç ana eksende düşünebiliriz.

Bir: Çocuk gelişimi çerçevesinde Türkçe, edebiyat öğretimiyle çocuk ve gençlik edebiyatı merkezli okuma programının hazırlanması ve uygulanması.

İki: Medeniyet ve kültür tarihi merkezli okuma programıyla ortaöğretimde edebiyat, felsefe ve düşünce klasiklerinin okutulması.

Üç: Modern medyaları merkeze alan medya okuryazarlığı programının okulöncesinden ortaöğretimin sonuna kadar örgün eğitimde ders durumuna getirilmesi.

Çocuklarımıza okumayı öğretemeyen eğitimden, dolayısıyla çocuklarımız okumuyor şikâyetinden ve siteminden kurtulmanın başka yolları da mutlaka vardır. Yoksulluğu bahane etmek de eskisi kadar inandırıcı değil. Türkiye'de yoksulların parası olanlardan daha çok kitap okuduğunu da biliyoruz. Bu konuda ben de Hilmi Yavuz gibi düşünüyorum: Kitap okumak, bir alışkanlık işi olmaktan çok, bir yetenek işidir. Okuma ilgisini ve yeteneğini ortaya çıkaran ilk koza aile, ikinci kurum ise okuldur. Türkiye'nin eksiği de okur yetiştirme eğitimini aile, okul, kültürel çevre ve medyayla ilişkilendirmemiş olmasıdır. Oysa bu konunun, kalkınma modellerinden, ekonomik büyümeden, enflasyondan, kişi başına düşen gelirden hiç de az önemde olmadığını da biliyoruz.

Okuyan Türkiye ütopyasına iki kuşağın yetiştirilmesi ve onların çocuklarıyla ulaşılabilir. Lütfen çocuklarımıza haksızlık etmeyi bırakalım. İster yoksul ister zengin, dünyanın neresinde olursa olsun, her çocuk yeteneği ölçüsünde okur. Okuma öğretilirse çocuk televizyonu da kitabı da okur. Evet, çocuk okur... (Radikal)



Kaynak.....:
http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=185226