Küresel Enerji Politikaları ve Türkiye
Yrd. Doç. Dr. H. Naci Bayraç


Ülkelerin ekonomik kalkınmalarında zorunlu olan temel girdilerin başında, enerji kaynakları yer almaktadır. Sürdürülebilir enerji politikaları, arz güvenliğinin sağlanması ve temin kaynaklarının çeşitlendirilmesinin yanı sıra, kullanılmak istenen enerji türünün düşük maliyetli, talep edilen miktar ve kalitede topluma arz edilmesini hedeflemektedir.
 
Günümüzde dünya toplam enerji üretiminin yüzde 87’lik payı fosil yakıtlar, yüzde 6’sı yenilenebilir kaynaklar, yüzde 7’si ise nükleer enerji tarafından karşılanmaktadır. Dünya elektrik enerjisi üretiminin yaklaşık yüzde 64.5’ini fosil kaynaklar (yüzde 38.7 kömür, yüzde 18.3 doğal gaz, yüzde 7.5 petrol) gerçekleştirmektedir (BP, 2008).
 
Teknolojinin bugünkü düzeyi ve yapılan tahminler doğrultusunda, gelecek 30 yıllık süre içerisinde de, dünya genel enerji talebinin yüzde 88’i gibi çok önemli bir bölümünün fosil kaynaklar tarafından karşılanacağı tahmin edilmektedir. Küresel enerji politikaları, fosil yakıtlar ve ağırlıklı olarak da, petrol ve doğal gaz tarafından belirlenmektedir.
 
Çalışmada ele alınan petrol ve doğal gazda büyük ölçüde dışa bağımlı olan küresel aktörlerin, ekonomilerindeki gelişmelere bağlı olarak gelecekteki enerji talepleri sürekli artacağından, taşıma yollarının kontrolü ABD gibi süper, Çin ve Hindistan gibi yükselen güçlerin, Rusya ve Türkiye gibi bölgesel güçler tarafından ulusal güvenlik sorunu olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle petrol ve doğal gaz arzının karşılanmasında, Orta Doğu ve Orta Asya-Hazar Bölgeleri küresel ve bölgesel güç çatışmalarının odağını oluşturmaktadır.
 
1. ABD’nin Enerji Politikaları
Dünya ekonomisinde sürdürülen enerji mücadelesinin en önemli aktörlerinden birisi ABD’dir. Dünyanın en büyük ekonomisine ve gelişmiş sanayisine sahip olan ABD, her yıl ciddi oranda artan bir enerji tüketimine sahiptir. Bu nedenle ABD’nin enerji nasıl elde edeceği, ülkenin geleceği açısından önemli bir güvenlik sorunu olarak ele alınmaya başlamıştır.
 
ABD, küresel petrol tüketiminin yüzde 25’ini gerçekleştirmekte, petrolün ithalatı içindeki bağımlılık oranı 2006 yılındaki yüzde 54’lük seviyesinden, 2025 yılında yüzde 70’e yükselmesi beklenmektedir. ABD’nin halen günlük 75 milyon varil olan petrol tüketiminin 2010’lu yıllarda 95 milyon varile ve 2020’lerde ise, 115 milyon varile artacağı düşünülmektedir (Üşümezsoy ve Şen, 2003, 214).
 
ABD’deki petrol tüketiminin yüzde 67.8 gibi büyük bir bölümü ulaşım sektöründe kullanılmaktadır. ABD’nin petrole olan bağımlılığının en çarpıcı yanı, bu ülkede yaygın olan güçlü ve büyük otomobil kullanımının, “Amerikan Yaşam Tarzı”’nın çok önemli bir simgesi olmasıdır (Üşümezsoy, 2006, 47).
 
ABD ihtiyacı olan enerji kaynaklarını kesintisiz, ucuz, çeşitli kaynaklardan ve güvenli yollardan sağlamak için, çok yönlü politikalar geliştirmektedir. ABD, dünya petrol rezervlerinin yüzde 65’ini elinde bulunduran Körfez Ülkelerinin, kendi petrol ithalatının yüzde 20’sini sağladığı Orta Doğu kaynaklarının dünya piyasasına arzındaki en önemli çıkış noktası olan Basra Körfezinin kontrolü için, askeri güce dayalı bir politika uygulayarak 1. Körfez Savaşı, Afganistan’a müdahale ve Irak’ın işgalini gerçekleştirmiştir (Bayraç-Aras, 2007, 588).
 
ABD, Basra Körfeziyle birlikte başlattığı konuşlanma stratejisini, petrol ve doğal gaz ticaret yollarına uygun biçimde yaymaya çalışmaktadır. Bu amaca yönelik olarak, gerek Orta Doğu ve gerekse Orta Asya–Hazar Bölgelerinde askeri üsler oluşturmaktadır. Enerji kaynaklarının kontrolüne yönelik böyle bir politikayı sürdüren, ABD’nin bir diğer amacı da Çin, Hindistan ve AB gibi, gelecekteki olası rakiplerinin, bölge kaynaklara erişimini de kendi kontrolü altına alabilmektir.
 
2. AB’nin Enerji Politikaları
AB enerji politikasının genelde, üç temel amacı mevcuttur. Bunlar, rekabet gücü, enerji arz güvenliği ve çevrenin korunmasıdır (Harrop, 2000, 185). Bu amaçlar gerçekleştirilirken, toplam enerji tüketiminde kömürün payını koruyarak, doğalgazın payını arttırmak, nükleer enerji santralları için azami güvenlik şartları tesis etmek ve yenilenebilir enerji kaynaklarının payını arttırmak hedeflenmektedir.
 
Küresel enerji tüketiminin yüzde 16’sını gerçekleştiren AB’de, gerek petrol ve gerekse doğal gaz açısından büyük oranlarda dışa bağımlı bir yapıya sahiptir. AB’nin yerli kaynakları oldukça sınırlıdır ve enerji ihtiyacının yarısını ithalat yoluyla ile karşılamaktadır. Petrolde yüzde 80.2 olan ithalat bağımlılık oranı, doğal gazda yüzde 54.5, kömürde ise yüzde 38.2 düzeyindedir (European Commission, 2006a).
 
AB toplam petrol ithalatının yüzde 45’ini Orta Doğu’dan, doğal gaz ithalatının ise, yüzde 48’i Rusya Federasyonu, yüzde 22’i Norveç ve yüzde 27’i Cezayir’den gerçekleştirmektedir (Gönül, 2003, 151). İngiltere, Danimarka ve Hollanda’daki doğalgaz rezervlerinin yetersizliğine ek olarak, Kuzey Denizindeki petrol rezervlerinin de en geç 2050 yılında tükeneceği tahmin edildiğinden, birlik gelecekte dışarıya daha fazla bağımlı hale gelecektir (Altunışık, 2004, 152).
 
AB’nin dış enerji kaynaklarına olan bağımlılığının giderek artması ve bu kaynakların kesintisiz olarak Avrupa pazarına ulaşması için, Orta Doğu, Hazar Bölgesi ve Rusya gibi ana üreticiler ile yakın ilişkiye girilmiştir. Avrupa’da yılda tüketilen yaklaşık 600 milyon ton petrolün büyük bir bölümü Rusya, Cezayir, Libya, İran, Norveç (Kuzey Denizi) gibi ülkelerden karşılanmaktadır. Avrupa petrole olan bağımlılığını karşılamak için Rusya, İran, Kuzey Afrika gibi ülkelerle olan ilişkilerini sağlamlaştırmaya çalışmaktadır (Üşümezsoy, 2006, 15).
 
AB enerji güvenliğini güçlendirebilmek, rekabetçiliğini arttırmak ve sürdürülebilir kalkınmayı sağlamak amacıyla, tek bir Avrasya enerji pazarı oluşturmayı hedeflemektedir. Bunun için de “Çoklu Boru Hatları Politikası” izleyerek, enerji ithalâtında kaynak çeşitliliği yaratmayı düşünmektedir. Dolayısıyla, günümüzde enerji ihtiyacını büyük ölçüde karşıladığı Rusya ve Kuzey Afrika’nın yanında, AB’nin gelecekteki petrol ve doğal gaz ithalatında, Orta Asya ve Kafkaslar ile Orta Doğu Bölgelerinin ağırlığını koruyacağı beklenmektedir.
 
3. Rusya Federasyonu’nun Enerji Politikaları
Rusya sahip olduğu büyük enerji potansiyeli ve özellikle de doğal gaz ihracatçısı olarak, başta AB ve Asya Pasifik Bölgesinin ileri teknolojiye sahip ülkeleri olmak üzere, küresel enerji piyasasında çok önemli bir stratejik güçtür. Rusya için enerji güvenliği; doğal gaz üretimi ve boru hatlarıyla dağıtım sektöründeki üstünlüğünün korunması anlamına gelmektedir. Bunun için giderek daha fazla devletçi politikalar izlemektedir (Ediger, 2007, 4). Dünya doğal gaz rezervlerinin yüzde 25’ini elinde bulunduran Rusya’nın doğal gaz tekeli Gazprom, 150.000 km’lik boru hattı ağı ile sadece eski SSCB’nin içindeki enerji trafiğini değil, Doğu Avrupa’nın gaz tüketiminin yüzde 35’ini sağlamasıyla da özel bir önem taşımaktadır. Nitekim, Beyaz Rusya, Ukrayna, Litvanya, ve Moldova’nın doğal gaz trafiği tamamen Gazprom tarafından idare edilmektedir (Bilgin, 2005, 101).
 
ABD’nin bölgeye yönelik, “Çoklu Boru Hatları”, “Doğu-Batı Enerji Koridoru” vb. çeşitli proje ve strateji geliştirme çabalarına karşın, Rusya’nın bölge üzerindeki egemenliği kırılamadığı gibi, yeni anlaşmalar ve yatırımlarla, bu egemenliği bazı alanlarda artmıştır (Dokuzlar, 2006, 87). Rusya zengin doğal kaynak rezervlerini kullanarak, bir yandan kendisine bağladığı ülkelerdeki etkinliğini arttırırken, diğer yandan da gelecekte rakibi olabilecek Türkmenistan, Özbekistan ve Kazakistan gibi ülkelerle ikili anlaşmalar yapmaktadır. İhraç edilen doğal gazın fiyatı ve anlaşma koşulları konusunda sağlanan bazı kolaylıklar karşılığında Gürcistan, Moldova, Beyaz Rusya, Bulgaristan vb. ülkelerin altyapı sistemleri Rusya’nın eline geçmektedir (Ulutaş, 2008, 10).
 
Rusya dünyanın en zengin gaz yataklarına sahip olmakla birlikte, bu gazı taşıyabilecek ve sağlıklı pazarlayabilecek yeterli düzeyde bir altyapıya sahip değildir. Düşük standartlar ve kalitesiz malzeme kullanılarak inşa edilen, Rus boru hatlarının ortalama yaşı 22’dir. Yaşlı sistem ciddi miktarda iletim kayıplarına ve eskimiş kompresörler de, daha fazla enerji kaybına yol açmaktadır (IEA, 2005, 292). Uluslararası Enerji Ajansına göre, Rusya enerji kaynakları ve ihracat yapısının geliştirilmesi için, 2030 yılına kadar 900 milyar dolardan fazla yatırım yapılması gereklidir (IEA, 2006, 304).
 
Rusya’nın, Çin ve Japonya karşısında endüstriyel ve ileri teknoloji ürünleri rekabeti açısından yetersiz konumu, Asya-Pasifik Bölgesindeki en önemli tedarikçi ülke statüsünün ön plana çıkmasına neden olmaktadır. Bu açıdan Rusya, ABD ve AB’nin enerji ihtiyaçlarını göz önüne alarak, piyasada belirleyici aktör olma rolünü orta ve uzun dönemde sürdürmeyi planlamaktadır.
 
Son yıllarda yaşanan önemli bir gelişme de; 28 Ocak 2007’de İran tarafından Rusya Federasyonu’na yapılan, doğalgaz ihracatçısı ülkeler organizasyonu (gasOPEC) kurulması teklifidir. Doğalgazda da, OPEC benzeri bir birlik kurma teklifinin hedefi, Karadeniz, Güney Kafkasya ve Orta Asya enerji kaynaklarını batı’ya yönlendirmede İran ve Rusya’nın çıkarlarının korunmasıdır (http://www.tusam.net, 10.07.2008).
 
4. Çin’in Enerji Politikaları
Dünya nüfusunun yüzde 20’sini, 9 milyon 596 bin m2’lik devasa bir alanda barındıran Çin (Çin Halk Cumhuriyeti) büyük bir dinamizm içerisinde, sosyalist siyasal yapı ve kapitalist üretim süreçleri dahilinde çok hızlı bir kalkınma sürecini (yıllık yüzde 17’lik büyüme oranı) yaşamaktadır. Ekonomik büyüme trendinin, hazırlanan projeksiyonlarda öngörüldüğü gibi gerçekleşmesi halinde Çin’in 2020 yılında, ABD’den daha fazla iç üretim yapabilir konuma geleceği tahmin edilmektedir (Bilgin, 2005, 83).
 
Çin’in 1978 yılında uygulamaya koyduğu reform ve dışa açılma politikaları sonucu gerçekleştirdiği büyük kalkınma hamlesi 2004 yılına kadar enerji tüketimini yüzde 245 oranında arttırırken, aynı süredeki enerji üretimi ancak yüzde 194 oranında artmıştır. Devam eden sanayileşme ve kentleşme enerji talebini sürekli arttırırken, ulusal kaynaklar giderek daha yetersiz hale gelmektedir (Ata, 2008, 86).
 
Dünya enerji tüketiminde payı hızla artan önemli ithalatçı ülkeler arasında olan Çin, dünya petrol tüketiminin yüzde 8’ini gerçekleştirmektedir. Çin halen, 61 milyar ton (dünya kömür rezervinin yaklaşık yüzde 13’ü) dolayındaki dünyanın en zengin kömür yataklarına sahip olması nedeniyle, çok sınırlı miktarda doğalgaz ve nüfusuna oranla az miktarda petrol tüketmektedir. Ancak giderek artan ekonomik büyüme ile birlikte Çin’in gelecek yıllarda, petrol ve gaz talebinin hızla artması ve hatta ABD’yi geçerek, dünyanın en büyük petrol ve gaz ithalatçısı olması beklenmektedir (Güneş, 2007, 35).
 
Çin, uzun dönemli enerji yatırımları ve ekonomik piyasa stratejilerine yönelik temel planlamalarındaki enerji açığını giderebilmek için, Orta Asya hidrokarbon rezervleri birinci öncelikli kaynak olarak görmektedir (Andican, 2006, 27). Bununla birlikte, Rusya Federasyonunun petrol-doğalgaz dağıtım şebekesinin merkezi yapısının “Yakın Çevre Komşuları Politikası” gereği, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri üzerindeki artan baskısı, Çin’in ekonomik çıkarları için en ciddi potansiyel tehdit olarak görülmektedir.
 
Çin, petrol ve doğalgaz ithalindeki riskleri dağıtmak ve tedarik güvenliğini sağlamak için, Mısır, Nijerya, Sudan, Angola gibi Afrika ülkelerinde, petrol ve doğalgaz arama ve rafinaj konularında çeşitli anlaşmalar yapmıştır (Güneş, 2007, 41). Güney Amerika’da, Venezuella ve Peru ile petrol arama, çıkarma gibi konularda faaliyet gösterebilmek için müşterek şirketler kurmuştur. Ayrıca, Endonezya, Papua Yeni Gine ve Tayvan’da da denizde petrol arama ve çıkarma hakları elde etmiştir.
 
Çin hızla büyüyen enerji açığını kapatmak için, Orta Doğu kaynaklarının yanı sıra Orta Asya’ya da önem vermektedir. Orta Doğu kaynaklı petrol alımlarında üretim alanları ve taşıma yollarının kontrolünün ABD’nde olması nedeniyle Çin, Orta Asya’dan yapılacak alımlar için Rusya ve Orta Asya ülkeleri (Kazakistan, Türkmenistan vb.) ile çeşitli projeler geliştirmektedir. Diğer taraftan 15 Haziran 2001 yılında oluşturulan Şanghay İşbirliği Örgütü (Çin-Rusya-Kazakistan-Kırgızistan-Tacikistan-Özbekistan) üyeler arasında politik, ekonomik, askeri ve enerji alanlarında bir işbirliği zemini oluşturmayı hedeflemektedir (Andican, 2006, 9).
 
ABD’nin Irak konusunda hassas olmasının nedenlerinden birisi de, Çin’in Saddam döneminde Irak ile yaptığı petrol anlaşmalarıdır. ABD’nin müdahalesiyle Irak’ta yaptığı arama ve çıkartma faaliyetlerine son veren Çin, ilgisini Orta Asya ve Hazar Bölgesine yöneltmiştir. Bu bölgede özellikle Rusya, Kazakistan ve Türkmenistan’ın enerji kaynaklarına yönelik projeler geliştirilmekte ve bu gelişmeler, ABD tarafından dikkatle izlenmektedir.
 
Çin’in ihtiyaç duyduğu petrol ve doğalgazın ülkeye, deniz yoluyla taşınması sırasında kullanmak zorunda olduğu Hürmüz, Malacca ve Tayvan Boğazlarının kritik durumu ile boru hatlarının geçiş bölgelerinin güvensizliği, enerji sağlanmasında önemli tehditleri oluşturmaktadır. Bu deniz yollarının güvenliği halen, büyük oranda ABD donanması tarafından sağlanmakta bu açıdan da Çin’in ABD’ye olan bağımlılığı artmaktadır.
 
5. Hindistan’ın Enerji Politikaları
Hindistan, dünyanın en fazla petrol tüketen 10 ülkesinden birisidir. Petrol ve doğalgaz Hindistan’daki toplam enerji tüketiminin yüzde 40’dan fazlasını oluşturmaktadır. Kullandığı petrolün yüzde 70’ini doğalgazın ise, yüzde 50’sini ithal eden Hindistan yıllık ortalama 7.5 milyon metreküp doğalgaz ithal etmektedir. Ülke içindeki petrol tüketimi sürekli yükselmekte olduğundan Hindistan ithalata yüksek oranda bağımlı durumdadır.
 
Hindistan’da Çin gibi, sürekli çoğalan nüfusu ve üretim kapasitesi ile artan enerji ihtiyacını karşılamak için, giderek istikrarsızlaşan Basra Körfezine olan bağımlılığı da azaltmak amacıyla, Hazar Bölgesine yatırım yaparak enerji güvenliğini sağlamaya çalışmaktadır. Hazar Bölgesinden çıkarılan petrol ve doğal gazın ABD’nin kontrol ve denetiminde olmadan Kazakistan üzerinden Çin’e, Türkmenistan ve Pakistan üzerinden de Hindistan’a ulaştırılması bu ülkeler için büyük önem arz etmektedir.
 
ABD açısından bakıldığında, özellikle Hazar kaynaklarının kontrolü ve Çin ve Hindistan’ın bu kaynaklara serbestçe ulaşımının önlenmesi birinci öncelikli konu olarak görülmektedir (Kılıçkap, 2007, 110). Bununla birlikte, Orta Asya Devletleri ile sınır komşusu olan Çin-Hindistan ve Pakistan arasında enerji ve güvenlik politikaları gün geçtikçe güçlenmektedir.
 
6. Türkiye’nin Enerji Politikaları
Günümüzde tükettiği enerji kaynaklarından yarısını ithal etmekte olan Türkiye’de uygulanan enerji politikaları, dünya enerji sektörünün genel yapısından büyük ölçüde etkilenmektedir. Enerji tüketiminde ithalatın payı yüzde 70 düzeyindedir. Enerji açısından yüksek orandaki dışa bağımlılığın yanı sıra, doğal gaz ithalatının yüzde 65’i Rusya Federasyonundan yapılmaktadır ve bu durum da, enerji güvenliği açısından önemli sıkıntılara neden olmaktadır (Ulutaş, 2008, 11).
 
Stratejik bir geçiş ülkesi olan Türkiye, aynı zamanda enerji pazarı olmaya aday bir ülkedir. Bu nedenle petrol ve doğalgaz ithalatında kaynak çeşitliliği, arz güvenliği ve sürekliliğinin sağlanması açısından, geniş kapsamlı enerji taşıma projelerinin geliştirilmesi Türkiye için büyük önem taşımaktadır (Ültanır, 1998, 169-177). Orta Doğu ve Hazar Bölgesini, Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan hemen hemen tüm kara ve deniz güzergahları Türkiye’den geçmektedir.
 
Türkiye mevcut boru hatlarının yanı sıra, pek çok yeni projeye de dahil olmuştur. Bu projelerin bitirilmesiyle Türkiye, yakın gelecekte Doğu-Batı Enerji Koridoru olmasının yanı sıra, Kuzey-Güney Enerji Koridoru olmaya aday, AB ülkelerini enerji krizinden kurtaracak kilit ülke konumuna gelecektir. Böylece AB ile kurulacak enerji işbirliği, tam üyelik sürecinde Türkiye’nin önemini daha da arttıracaktır.


Kaynak.....:
http://www.turksam.org/tr/a1909.html